
Yalnızlığın pençesinde yattığım günlerden, her gecenin zifirini kana kana içtiğim günlere… Şikâyetçiyim dünya. Aptalları rahatlatıp, en aptal olmama rağmen beni batıran İstanbul’dan şikâyetçiyim.
Tutunamıyorum artık, parmaklıklar arkasındaki çürümüş kemiklere. Göremiyorum toprağa karışmayı bekleyen bedenleri. Herkesin düzgün olduğu dünyada bir ben garibim sanki.
Her canlı sığarken koca İstanbul’a, isyan bayrağını tek başıma ben taşıyorum sanki. Ey koca İstanbul; içine tarihi sığdıran İstanbul… Dinlerce kutsanmış, insanlarca özenilmiş İstanbul; neden sığdıramadın beni içine?
Ben sana sığmayacak kadar deliyken, ne diye bir bedende mahkûm kaldım? Prangalarımı kim tutuyor benim?
Peki ya insanlar? İnsanlar neden böyle oldu, İstanbul?
Hepsi koşar adım ilerliyor ölümlerine; tek dertleri kalmış sanki kefenle. “Kefenin cebi yok.” diyerek koşarken bile ceplerini doldurmanın peşinde.
İki âşık gördüm, İstanbul. Her şeyi bırakmış, birbirlerine sarılıyorlardı. Zaman durmuş, kuşlar susmuş, senin dalgaların bile sessizleşmişti o an. Sonra yüzlerine baktım… İçim üşüdü, İstanbul.
Benim âşık sandıklarım, birbirlerinin kuyusunu kazan Yakup oğullarıymış meğer. O an lanet okudum sana, eğerek başımı.
Her şeyin içi boşaltan sen misin, İstanbul? Âşıkları düşman eden sen misin? Sevenleri ayıran, insanları boğan, kardeşi kardeşe kırdıran sen misin, İstanbul?
Yoksa çoktan unuttuk mu biz insanlığımızı? Her şeyi bizim eserimizken seni mi suçluyorum ben?
Kusura bakma, İstanbul. Meğer sen de benim kadar ezilmişsin bu dünyada. Her yapılanı görmezden gelmiş, bağırmak istediğin yerlerde yalnızca sükût etmişsin. Özür dilerim, İstanbul. İzin ver bari gözündeki yaşı sileyim.
Muhammed Taha KUMRU

Peki sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun?