
Zihnimin derinindeki bomboş bir parktayım gene. Her yer loş ışıklı ve sessiz bir gürültü hâkim havaya. “Ne yapıyorum burada?” derken ummadık yüzlerin nazını çekiyorum.
Burada her şey sitem ediyor adeta bana. Banklar, yollar, taşlar… Hepsi bir ağızdan bağırıyor bana. Soruyorlar: “Buranın neden çiçeklerle değil de küllerle, gülüşlerle değil de sızlamalarla dolup taştığını?”
Cevapsız kalıyorum, laçka bir acizlikle. Yorgun bakıyorum yüzlerine, anlamalarını umuyorum içten içe. Bilinmeyenin verdiği bir yorgunluk hâkim yüzüme. “Ben istemez miydim,” diyorum, “ben istemez miydim mutlu olmak, yollarda savrularak dans etmek, sürekli gülmek ve hep sevmek?”
“İstemezdin” diyorlar bana, komikmişçesine. Bakıyorum yüzlerine, hiddetli bir sitem basıyorum: “Ne demek istemezdim?” “Evet, istemezdin. İsteyemezdin. Çünkü farkındaydın mutluluğun faniliğinin, gülmenin çaresizliğinin, yok olmanın gereksizliğinin. Sen ‘sen’ olmak istedin. Buralar o yüzden harap. Sen kendin oldukça hep bir kişi eksildi bu parktan. Sen ‘ben’ dedikçe sislendi bu bulutlar.”
Çaresizce oturdum ve sordum: “Siz kimsiniz ve ne işiniz var bu meçhul yerde, bu zamandan ve mutluluktan soyutlanmış iğrenç mekânda?”
Sessiz bir çığlık attılar adeta: “Biz “Sen” iz. Biz senin her gün içine attığın “sen” leriz. Cesaret edemediğin, insanlardan sakladığın duygularınız, hisleriniz… Biz seni oluşturan şeyleriz. Peki biz soralım: Sen kimsin? Sen kimsin biz olmadan? Sen kim oldun bizden bu denli kaçarak? Belki insanların istediği kişisin ama kendin? Kendin olmak için adım attığında neden bazı senleri alıp bazılarını astın? O hareketler, duygular, kişilikler sendin Biz başkası mıydık sanki? Bizi ne kadar istemesen de biz gene sendik. Ama sen bizden kaçtın. Bazılarımızı aramızdan cımbızla alıp bizi bu iğrenç dediğin parka bağladın, her birimize bir isim verip bizi unutmaya çalıştın. Bizi şekilden şekle soktun ve gittin değişmek için. Ama yapamadın. Bak, gene buradasın. Hem de kendi isteğinle bile değil. Ne kadar acınası…”
Konuşmak istedim ama sadece susabildim belki de o an. Sadece dinledim. Ve dinledikçe sinirim ve kırgınlığım harmanlandı bir kazanda.
Kendimden kaçmak istediğim günler geldi önüme. Kendimden feshedildiğim, kendi mahkememde kendi kurallarımla en ağır cezalarla yargılandığım günler geldi aklıma. O an sadece sustum. Ne bir destekçim ne de bir düşmanım vardı; sadece kendimle savaşım vardı. Ve bu savaşın sonucu her zaman meçhuldü. Son kez fısıldadılar kulağıma: pirus, pirus.
Muhammed Taha KUMRU

Peki sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun?