
Fazlamı güzeldi, eskiler yoksa iyi reklamcı mı eskiciler? Sahi, ne vardı eskide? Herşey neden duruydu? Renkler neden cafcaflıydı? İnsanlar nasıl umutluydu?
Her şey mi değişti, yoksa her şeyim mi garip artık? Yol yordam bilmezken, kim neymiş umursamazken nasıl oldu da bu eski püskü, üstü parmak izleriyle lekeli, umutsuzluk kapısına ulaştım ben? Özgürken neden prangaladım kendimi?
Oysa yadırgamazdım hiçbir şeyi, silkerdim omzumu ve yürürdüm, bir hiç uğruna.
Peki ya şimdi? Neden yadırgıyorum herşeyi? Kalabalıklarda kendimi bulamıyor, bir yerim var zannederken tekrar kimsesizlerle uyanıyorum. Neden başıboş kalıyorum bir uyuz it gibi?
Yerimi aramak için kaldırdıkları koltuğa oturanlar mı düşürdü beni bu hâle? Saflığın hamuruyken ben, zehirli bir aş olmam için mi yoğurdular beni? Dur demeye bile cesaret edemeyecek kadar mı ezdiler beni?
Artık dur bile diyemiyorum bu akılsızlara. “Yaklaşma bana, dokunma; zehirliyim ben” diyemiyorum. Süslerimi çıkarıp soyunuyorum karanlığa ama hâlâ üstümdeki vahim vebayı, cafcaf görmelerine dokunamıyorum. Ben bir hiç mi oldum, yoksa ben hiç ben olamadım mı?
Anlam vermeye çalışırken bu fırtınalı denize bir yerden dümen tutmam gerekiyor; bu umutsuz ve sahipsiz gemiye. Bir küçük tümene doldurup hayallerimi umutsuzluklarla savaştırıyorum artık, bir câni gibi. Onlarda erirse, kimim kalır ki? Bir ben, bir de bu akan kum saati. Ne zaman düşecek bu son kum camekanın içindeki sert dağa? Ne zaman inecek bu içimdeki tek nöbetçi yurduna? Hiçbir zamanı bile zaman sayacak kadar aciz kaldıktan sonra fark eder mi neymiş bu zor cefa?
Son kez çeviriyorum dümeni, bir daha dokunmamak üzere. Özgürsün, diyorum ona, bir yaşla gözümde. Ait olduğun yere, kendi limanına git. Git ve beni de götür o ilginç yere. Yelken havalanıyor ve bir umut doluyor içime. Artık heyecanlanmıyorum; sonunda o da gidecek diye.
Muhammed Taha KUMRU

Peki sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun?